If you're seeing this message, it means we're having trouble loading external resources on our website.

Bağlandığınız bilgisayar bir web filtresi kullanıyorsa, *.kastatic.org ve *.kasandbox.org adreslerinin engellerini kaldırmayı unutmayın.

Ana içerik
Güncel saat:0:00Toplam süre:3:49

Video açıklaması

Şu ana kadar renk hakkında konuşurken, ışığın dalga boyundan ve insanlardaki renk reseptörlerinden bahsettik. Bunlar, ışığın fiziksel yanı. Şimdi bir de algısal yanına bakalım. Her bir rengin kendine özgü bir “tonu”, “yoğunluğu” ve “canlılığı” olduğunu öğrendik. Ama bizim dünyamızda renkler, başka renklerle yan yana yer alıyorlar ve bu da gerçekten nasıl göründüklerini epey etkileyebiliyor. Hatta bu durum bazen de çok enteresan şeylere yol açıyor. Mesela şu resme bir bakın. İçteki renkli iki halkaya dikkat edin. Soldaki yeşil görünüyor, sağdaki ise mavi görünüyor. İkisi farklı renkteler, değil mi? Aslında hayır! Diğer renkleri silersek, bu ikisinin aynı renkte olduklarını göreceksiniz. Bizi yanıltan şey sadece renk de değil, farklı parlaklık değerleri de, bir resmi nasıl algıladığımızı etkiler. Mesela gri tonlardaki şu resme bakalım. Şimdi A ve B karelerine dikkatlice bakın. Biri ışık altında yer alan siyah bir kare. Diğeri de gölgede yer alan açık renkli bir kare. Sizce ikisi, grinin iki farklı tonuna mı sahip? Hayır! Bakın göstereyim. İkisi aslında grinin aynı tonundalar. Demek ki her şey göründüğü gibi değilmiş! Bizim kontrastlığı veya parlaklığı nasıl algıladığımız, rengi çevreleyen görsele de bağlıymış. Bu da bizi, beynin aldığı görsel sinyalleri nasıl işlediği sorusuna getiriyor. Görsel sistemlerimizin yapısı, hayatta kalmak gibi önemli şeyleri yapabilmemiz için optimize edilmiştir. Hayatta kalmak için gereken önemli özelliklerden biri, tehlikeyi olabildiğince hızlı şekilde fark edebilme yeteneğidir. Bunun için de, gerekli olduğunda dikkatimizi hızlı bir şekilde noktaya odaklamamız gerekiyor. Beynimiz bunu, renkte, parlaklıkta veya harekette belirgin bir değişiklik olduğunda, dikkatimizi hızlıca ve otomatik olarak tekrar odaklayarak yapar. Renkteki veya ışıklandırmada ki bu farklılıklara ‘kontrast’ diyoruz. Beynimiz, renkler birbiriyle kontrast halinde olduğunda, bunu hızlıca fark edebilen bir donanıma sahip. Renk Kontrol Odası’nda, ‘kontrast ayarlarını’ kullanarak, bir resmin tüm kontrastını ayarlayabiliyoruz. Bunu, parlaklık farklarını arttırarak veya azaltarak, ya da resmin tamamındaki ışıklandırma değerlerini değiştirerek yapabiliyoruz. Örneğin bu resmin sol yarısının, sağ yarıya göre daha düşük bir kontrast değeri olduğuna dikkat edin. Pixar filmlerinde, kontrast değerlerini doğru ayarlayabilmek gerçekten çok önemlidir. Mesela “Ters Yüz” filminin sonunda, yönetim merkezinde geçen bir sahne vardır. “Öfke” bu sahnede aşırı sinirlenir ve kafasından alevler yükselir. Burada, görseli çevreleyen alan biraz karartılmış ve böylece kontrast farklılıkları o an oldukça yükseltilmiştir. Bu tür kararları veren kişi ‘Görüntü Yönetmeni’dir. Biz kendi aramızda bu kişilere İngilizce kısaltmadan gelen “DP” şeklinde hitap ederiz. Renk ve ışıklandırma konusunda herhangi bir karar, görüntü yönetmeni’ne bağlıdır. “Oyuncak Hikayesi 3” filminden de bir örnek verebiliriz. “Lotso”, belirli bir süre boyunca, sahnedeki tek pembe şey olarak yer alır. Burada vurgulanan, Lotso’nun sahibi ve oyuncak ayı arasında yaşanan sevgi duygusudur. Ayı kaybolduktan sonraki bir sahnede ise Lotso, sahibinin penceresinden içeri bakınca kendisinin yerini alan yeni ayıyı görür. Bu sahnede orijinal Lotso daha az pembe görünür. Daha pembe görünen yeni ayıysa artık ilginin ve sevginin merkezinde gibidir. İşte burada ikisinin pembelikleri arasındaki algı farkıyla, sahnelerdeki duyguyu vurgulanmak istenmiştir. Sıradaki alıştırma da, siz de kontrast denemelerini yapabilirsiniz.