Güncel saat:0:00Toplam süre:4:40

Video açıklaması

New York şehrinde Park Avenue ile 53. cadde arasında yer alan Lever binasına bakmaktayız. Lever binası, savaş sonrası dönemin uluslararası stilde inşa edilmiş ikonik binalarından birisi. Çok görkemli ve çok mükemmel. Bir süre önce bina elden geçirilerek yenilendi. Bu tadilatı, binanın tasarımını yapmış olan şirket yani Skidmore,Owings & Merrill gerçekleştirdi. Birebir aynı kişiler değil olmasa da, restorasyonu yapan aynı firmaydı. Baş tasarımcı, Gordon Bunshaft vefat etmişti, ancak detaylı proje duruyordu ve buna uygun şekilde çalışabildiler. Son derece temiz bir görüntüsü var. Binaya baktığımızda, yansımaları ve ışığı görebiliyoruz. Binayı bu kadar önemli kılan nedir, kısaca açıklayalım. Manhattan'daki işyerleri arasında cam perde duvar tekniğinin kullanıldığı ilk bina burası. Bugün ise gene cam ve çelikten üretilmiş çok daha büyük binalarla çevrilmiş durumda. Peki bu bina ilk yapıldığında, yani 1952 yılında nasıl görünüyordu? Yapıldığı zamanı gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz? Yanındaki tüm binaların tuğla ve taştan yapılmış olduklarını düşünün. Eminim diğer binaların arasında çok çarpıcı duruyordu. Firma bu kadar radikal, bu kadar olağanüstü bir tasarıma onay verecek cesareti nasıl göstermiş? Tabii bu vizyonda Skidmore,Owings ve Meriril firmasının katkısını yadsımamak lazım. Ancak asıl önemli olan patronların bakış açısı. Lever şirketinin tepe yöneticilerinden birisi Charles Luckman. Luckman aslında bir mimar, ve Johnson Wax firmasının ikonik genel merkez binasının yapılması sırasında, Frank Loyd Wright ile birlikte çalışmış. Yaratıcılığın kullanıldığı, yenilikçi bir mimariyle yapılan genel müdürlük binasının o firmaya nasıl değer kattığını, bir anlamda firmanın halk gözündeki imajını oluşturduğunu o dönemde farketmiş. Lever firması da bu bina yapılırken temizlik, keskinlik, netlik gibi değerlerin ön planda tutulmasına önem vermiş. Düşünün ki, yapıldığı dönemde buradaki binalar en azından 30-40 yıllık ve kötü durumdalar. Aralarından bu temiz, yeni, pırıl pırıl bina yükseliyor. Bu muhteşem binaya baktığımızda görüntüyü yansıtan güzel camları görüyoruz. Yeşil camları, çelik-alüminyum yapıyı, kaliteli mermeri. Beyaz mermer kullanılmış olması, hem modernliğe vurgu yapıyor, hem de firmanın endüstriyel kökenlerini vurguluyor. Dengeli bir bina, ve geometrik hatları çok net. Binada iki form var, biri dikey diğeri ise yatay. Aslında bu iki form birleşerek tek bir binayı oluşturuyor. Ancak baktığınızda, biri diğerinin üstüne geçmiş, iki formu algılayabiliyorsunuz. Gordon Bunshaft bu binayı planlarken başka bir yerden esinlenmiş olabilir mi diye düşünüyorum. Aklıma esinlenmiş olabileceği iki kaynak geliyor. Birisi Fransız mimar Le Corbusier, diğeri ise mimar Mies van der Rohe. Bu mimarların her ikisi de endüstriyel kültürle ilgiliydiler, ancak mimari yaklaşımlarının tarihsel bağlama uygun olduğunu, ve hatta biraz eski moda olduğunu düşündüğümü de eklemeliyim. Yani Amerikalı bir mimarın, Avrupa'daki mimari açılımları özümseyip, sonra da bunları modern bir şekilde yeniden yorumlamış olduğunu düşünüyorum. Oldukça çarpıcı bir sonuca ulaşmış. Bir düşünelim gelişmeler nasıldı? 1930'larda Büyük Buhran yaşandı. Sonrasında II. Dünya savaşı yılları. Büyük fikirlerin hayata geçirilebileceği bir dönemde ve yerdeyiz. Peki kurumsal dünyada bu nasıl hayata geçirilebilir? Bu fikirleri, bu binadan yaklaşık iki yıl önce inşa edilen Birleşmiş Milletler binasında hayata geçirdiler. Ancak özel sermayeli bir Amerikan şirketi için ilk kez bu binada kullanıldılar. Trend belirleyici oldular. Binayı ilginç bulmamın bir diğer sebebi de şu, hem iç mekan hem dış mekan çok ferah. Binaya caddenin karşı tarafından bakarsanız, yatay bölümü ve dikey bölümü görüyorsunuz. Ancak binanın altına gelip giriş kısmından baktığınızda, tüm alan açık. New York'ta burası gibi keyifle oturabileceğiniz kaç tane açık alan var ki?