Yükleniyor

Gustav Klimt'in "Ölüm ve Hayat" İsimli Tablosu

Video açıklaması

Merhaba, Viyana’daki Leopold Müzesi’ndeyiz ve Gustav Klimt’in Ölüm ve Hayat adlı eserini inceliyoruz. Klimt, geleneksel kareleri elden geçirip onları modern bir hale getiriyor. Bu eserde Ölüm Dansı’na değinilmiş. Ölüm dansı, ölümün sınıf farketmeksizin her insanı bulduğu fikri üzerine kuruludur. Azrail, genelde elinde bir kum saati ya da tırpanla resmedilmiştir. Bu tabloda ise, istisnai bir biçimde elinde bir sopa tutuyor ve tehditkar görünüyor. Kurukafa hayata aç bir bakış atıyor. Hayat derken buradaki genç ve yaşlı insanlardan müteşekkil yığını kastediyorum. Burada nesillerdir Azrail tarafından canı alınmış insanları görüyoruz. Üstüste olmaları birbirini izleme, zamanda ilerleme hissi veriyor, ama bu ilerleme belirli bir yönde değil. İnsanlar rüyadalarmış gibi görünüyor. Gözlerinin rüyada gibi kapalı olma düşüncesi çok önemli. Bu bilinçaltı ya da rüya hali o vakitler Freud’un Viyana’da geliştirdiği bir teoriydi. Yalnız bakın kapalı göz durumuna iki istisna mevcut. İlki bebek. Onda henüz öğrenilmiş bilinç hali yok. İçgüdüsel davranıyor. Diğeri ise en soldaki genç kadın. Onun gözleri çılgınca bakıyor. Bana göre bu, bir tarafta Azrail, öteki tarafta zevk ve arzu şeklinde okunabilir. İkisi adeta birbirinin yansıması, birbirlerinden güç alıyorlar. Elleri beraber hareket ediyor gibi. Aa evet doğru. Biri sopayı, öbürü göğüslerini tutuyor. İki tarafta da Gustav Klimt ile özdeşleştirdiğimiz dekoratif desenleri görüyoruz. Azrailin tarafında koyu renkleri, kiliseyi ima eden haçı , yeniden doğumu belki de ölümden sonrasını görürken, öte tarafta parlak renkleri, çiçekleri ve yenilenmeyi çağrıştıran desenleri seçebiliyoruz. O desen bütün imgeyi yerle bir ediyor. Avrupa’da o dönemde rüyaya, ruhiyata, iç dünyamıza merak çok artmıştı. Bunu modern yaşamın keşmekeşinden kaçmak ve materyalizme tepki olarak yapıyorlardı. Viyana’da içgüdüsel duygulara olan merak, diğer ülkelerdeki sembolist hareketlerde mevcut olan meraktan daha fazlaydı. Bu tablo, sanatçıların yıllardır uğraştıkları “Resmin yüzyıllar içinde kazandığı büyük özelliklerini, tarihe atıf yapmadan, on dokuzuncu yüzyılın sonunda sürekli kullanılmaktan tükenmiş geleneksel metodlara başvurmadan nasıl kurtarabiliriz?” sorusunun çok başarılı bir cevabı. Ressamlar keşfedilecek yeni bir yer buldular. Ve bu yer iç dünyamızdı. Hoşçakalın..