Yükleniyor

Gotiğin Doğuşu: "Abbot Suger" ve "Ambulatory at St. Denis"

Video açıklaması

Paris'te, St. Denis Bazilikası'ndayız. Burası gotik sanatın doğduğu yer. Bunu, kilisenin 12. yüzyıl başlarındaki başrahibi olan Suger'e borçluyuz. Bu kilise son derece önemli, zira aynı zamanda kraliyet hanedanının gömüldüğü yer. Başrahip Suger aynı zamanda kraliyet hanedanına danışmanlık yapıyormuş. Kilisenin koro bölümünde duruyoruz, adeta pencerelerden içeri ışık dökülüyor gibi. Koronun durduğu yer, mihrabın hemen arkadındaki bölüm. Yürüyüş yolundan mihrabın arkasına ulaşılıyor. Suger önce binanın cephesini ve mihrabı tamamlatıyor. Bu gördüklerimizin hiçbirisi yeni değil. Burada 9. yüzyılda da bir kilise var. Suger bu eski kilisenin, kraliyet ailesinin kabristanı olarak yetersiz olduğunu düşünüyor. O zamanı da hatırlayalım, Fransa kralı sadece Ile de France bölgesini yönetiyor, yani şimdiki Paris şehri ve civarını. Ancak kralın gitgide güçlendiği bir dönem, ve Suger da monarşinin büyüyen gücünü yansıtacak yeni bir mimari stil yaratmak istiyor. Batı kültüründeki geleneksel kilise mimarisinden kısaca bahsedeyim. Mihrabın arkasında yürüyüş yolu olur, ziyaret edenler yürürken bu küçük odacıklara, şapellere uğrayabilirler. Bu odacıklarda dini eşyalar bulunur. Daha önceki dönemlerde, Roma döneminde örneğin bu odacıklar bağımsızdı ve herbirisinin etrafında duvarlar vardı. Suger ise bu odacıkları açık hale getirmeyi planlamış, böylece ışık içeri girebilmiş ve mekan şimdiki aydınlık haline kavuşmuş. Daha önce hiç kimse bu kadar aydınlık bir iç mekan görmemiştir sanırım. Burada küçük camları olan pek çok duvar bulunmasını istememiş. Bu yapıyı daha az duvarla şekillendirebilmek için, yeni mühendislik yöntemlerini kullanmış. Daha büyük pencereler ve bu pencerelerde renkli camlar, vitraylar kullanarak içeriye ahenkli bir ışık gelmesini sağlamış. Şimdi iki sorunun üzerinde duracağız, bunu nasıl yaptı, ve bunu niçin yaptı? Önce ilk sorumuz, bunu nasıl başardığı üzerinde duralım. Başımızı kaldırıp yukarı baktığımızda, birbirine geçmeli, oldukça girift yapıda çatı kemerlerini görüyoruz. Bu kemerlerin kullanımı çok önemli, zira kemerlerle istediğiniz büyüklükteki ve değişik şekillerdeki alanları kaplayabiliyorsunuz. Bu kemerler yapının mimari dengesini korumasını sağlıyor ve bu sayede çok fazla duvar kullanmak zorunda kalmıyorsunuz. Antik Roma döneminde kullanılmış olan kemerler dışa doğru basınç yaptıkları için, son derece kuvvetli duvarlarla desteklenmeleri gerekirdi. Ancak burada kullanılanlar dengeli kemerler, dışa doğru basınç yapmıyorlar. Kemerler ağırlığın daha düzenli yayılmasını sağlıyor, ve dışa doğru değil aşağıya doğru basınç yaptıkları için bu yeni kemerleri ayrıca dışarıdan başka duvarlar örerek desteklemek zorunda kalmıyorlar. Bölümleri ayıran kavislere bakın, dikey harekete yardımcı oluyorlar. Tonozların kavisleri buradaki incecik sütunların üzerinde duruyorlar. Bu alanda gerçek bir ferahlık ve zerafet duygusu yaratılmış. Antik Roma yapılarından çok farklı bir yapıdayız, eski kiliselerde hep yerçekiminin ağırlığını hissederdiniz. Burası ise oldukça farklı. Hristiyan dininde her kilisenin Kutsal Kudüs şehrini yansıttığına inanırlar, yeryüzündeki cennet. Burada da son derece ilahi bir mekan yaratmaya çalışmışlar. Başrahip, ışığın ilahi bir etki sağlayacağına inanmış. Suger, okumakta olduğu belgelerin bu kilisenin hamisi olan St Denis'e ait olduğunu düşünmekteymiş. Ancak okuduğu metinler aslında 6. yüzyılda yaşamış bir filozofa aitmiş. Okuduğu belgelerden, ışığın yaratabileceği ilahi etkiye inanmış ve bunu mimari öğeleri kullanarak hayata geçirmiş. Okuduğu yazılar, ışığın ilahi olmakla ne kadar sıkı ilişkili olduğu üzerineymiş. Suger da duvarları kaldırarak içeriye daha fazla ışık girmesini sağlamış. Bunu yapmasının amacı, ziyaretçilerin Tanrı'nın ışığıyla derin ilahi düşüncelere dalmalarını sağlamakmış. Bu düşünce tarzı, o dönemin teolojik felsefesine göre oldukça yenilikçiymiş. Örneğin o dönemde yaşamış olan din adamlarından St Bernard, dekoratif olan tüm öğelerin kaldırılması gerektiğini savunuyormuş. Dikkati dağıtacak hiçbir şey olmamalı etrafta. Suger ise tam aksi düşüncede. İnsanların dikkatini dağıtmayacağını, tam tersine görsel öğeler ve özellikle de ışığın insanları Allah'a daha da yakınlaştırabileceğine inanıyor. Suger'ın burada oldukça başarılı bir iş çıkardığını olduğunu düşünüyorum.