If you're seeing this message, it means we're having trouble loading external resources on our website.

Bağlandığınız bilgisayar bir web filtresi kullanıyorsa, *.kastatic.org ve *.kasandbox.org adreslerinin engellerini kaldırmayı unutmayın.

Ana içerik
Güncel saat:0:00Toplam süre:11:19

Denetleyici ve Düzeleyici Sistem, Duyu Organları

Video açıklaması

Kısaca depresyon olarak da bilinen majör depresif bozukluk, Uzun süren acizlik hissi ve gelecek hakkındaki cesaretsizlikle karakterize edilir. Bu rahatsızlığa sahip bireylerin öz saygıları düşüktür ve bir işe yaramadıkları hakkında çok güçlü fikirleri vardır. Daha önce hoşlarına giden şeyleri yapmak için enerjileri de yoktur. Yapmak zorunda oldukları ya da hoşlarına gitmeyen bir şeyi yapmak ise, çok ama çok zordur. Sosyal açıdan dışlanmış hissederler, önemli işler için dikkatlerini toplayamazlar ve karar vermekte zorlanırlar. Duygu durumlarındaki bu düşüklük hayatlarının her yönüne yansımaya başlar. Depresyonun bazı fiziksel belirtileri de vardır, Örneğin uyuşukluk yani sürekli yorgun olma hali. Depresyonla teşhis edilmiş hastaların kilolarında değişiklikler olur, ya aşırı kilo alırlar ya da aşırı kilo kaybı yaşarlar. Uykuları da düzenli değildir, çok fazla uyuyor ya da hiç uyuyamıyor olabilirler. Depresyonun fiziksel belirtileri batılı kültürlerde çoğu zaman görmezden gelinir çünkü bu kültürlerde, Depresyon, duygu durumundaki değişikliklerle tanımlanır. Bireylerin duyguları ya da neler hissettikleri ile ilgili konuşmalarının çok da hoş karşılanmayan doğulu kültürlerdeyse, depresyonun fiziksel belirtileri ön plandadır. Depresyonda olan bir bireyin kültürel geçmişi düşünüldüğünde hiçbir belirtinin atlanmaması işte bu açıdan çok önemlidir. İnsanların, ruhsal sağlık kurumlarına başvurmalarının birinci sebebi, depresyon ya da depresyona ait belirtilerdir. Bu yüzden, depresyon, psikolojik bozuklukların “nezle”si olarak adlandırılmaktadır. Bu benzetmeyi hem sevdiğimi hem de sevmediğimi söylemeliyim. Sevmemin sebebi, depresyonun aslında ne kadar yaygın bir rahatsızlık olduğunu çok iyi bir şekilde tasvir ediyor olması. Dünya üzerindeki erkeklerin yüzde 13’ü, kadınların da yüzde 22’sinin, hayatlarında en az bir kere, depresyonun belirtileriyle uyuşan bir rahatsız geçirdikleri tahmin edilmektedir. Bir araştırmaya göre, üniversite öğrencilerinin yüzde 31’i gibi büyük bir bölümünde, bu rahatsızlığı deneyimlemişlerdir. Bu rakamlar çok yüksek rakamlar olduğu için, depresyonu, nezleye benzetmek mantıklı bir yaklaşım. Yine de, nezlenin, depresyonun aslında ne kadar ciddi bir rahatsızlık olduğunu doğru bir biçimde yansıtmadığını düşünüyorum. Depresyon, birinin, hayatında bir kere kendini kötü hissettiği bir durum ya da normal bir hayatın gidişatı içerisinde geçerli bir sebep varken üzgün ya da kederli hissetmekle alakalı da değildir. Bu yüzden, nezlenin, depresyonun bu yönünü önemsizmiş gibi gösterdiğini düşünüyorum. Depresyon, bir yakınının kaybı ya da ayrılık gibi olaylar sonucu tetiklenebilir, ama tek sebebinin bunlar olmadığını da eklemeliyim. Depresyon çoğu zaman kendi başına seyreden bir rahatsızlık değildir ve depresyonla teşhis edilmiş hastaların büyük bir bölümünde, kaygı ya da anksiyete bozukluğunun da gözlemlenmesi çok normaldir. Şu ana kadar her şeyi maviyle yazdım ve açıkçası bu renkten biraz sıkıldığım için değiştirmek istiyorum. Şimdi, depresyona sebep olan faktörlerden bahsedelim. Bunları 3 kategoriye ayıracağım. Biyolojik faktörler, psikolojik faktörler ve sosyokültürel ya da çevresel olarak adlandırabileceğimiz faktörler. Hızlı hızlı yazmaya çalışıyorum. Tamam. Öncelikle, aileler ve ikizler üzerinde yapılan araştırmalara dayanarak, depresyonun genetik bir kökeni olduğundan bahsedebiliriz. Fonksiyonel görüntüleme kullanan araştırmalar, depresyonun, prefrontal yani alın korteksinde azalan aktivasyona sebep olduğunu da göstermektedir. Bu durum, depresyonla teşhis edilmiş bireylerin karar vermede ve aksiyon almada neden zorlandıklarını açıklar. Araştırmacılar, depresyonun, beynin, ödül merkezinde de düşük aktiviteye sebep olduğunu bulmuşlar ve böylece hastaların daha önce yapmaktan zevk aldıkları şeylerden artık neden zevk almadıkları konusuna da açıklık getirmişlerdir. Depresyon aynı zamanda bazı nörotransmiterler ve nörotransmiter düzenlemesi ile de alakalıdır. Nörotransmiter yerine kısaca NT yazacağım. Yine araştırmalara göre, depresyonla teşhis edilmiş bireylerde daha az sayıda serotonin ve norepinefrin reseptörleri bulunmaktadır. Bu araştırmalar gerçekten de çok önemli ve ilgi çekici bulgular içeriyorlar. Bulgular, aynı zamanda sinirbilimi kaynaklı oldukları için oldukça ikna ediciler. Tüm bunlara rağmen, biyolojik faktörleri olduklarından daha basitmiş gibi düşünmemeliyiz. Neden mi? Bunun için, serotonin taşıyıcı bir genle, depresyon arasındaki ilişkiden bahsetmek istiyorum. Bu genin adı, 5 HTTLPR’dir. Hemen not alıyorum. Birçok araştırma, bu genin depresyon üzerinde büyük bir rol oynadığını ortaya çıkarmıştır. Ama bu genin depresyonla olan ilişkisi, bireyin ancak çok stresli ortamlarda bulunması sırasında gözlemlenir. Tüm hikaye burada bitmemekle beraber, daha da karmaşıklaşıyor. Çünkü bu gene sahip bireyler, sıcak ve pozitif bir ortamda bulunurlarsa, depresyon riskleri azalıyor! Bu durum, hala tam olarak anlayamadığımız, anlamaya çalıştığımız ve biyolojik faktörlerin aslında ne kadar karmaşık olabileceğini gösteren bir durumdur. Sırada, depresyonu etkileyen psikolojik faktörler var. Bu kategorideki teorilerden biri, öğrenilmiş acizlikle alakalıdır. Teoriye göre, kontrol edemediği ve üzerinde hiçbir etkisi olmayan kaçındırıcı durumlara ardı ardına maruz kalan bireyler, depresyonla sonuçlanabilecek bir şekilde güçsüz hissetmeye başlayabilirler. Örneğin birisi eğer ailesi, okulda arkadaşlarının sataşması ya da kontrol edemediği bir durum yüzünden uzun süre stres altında kalırsa, hissettikleri acizlik kontrolden çıkabilir ve bu his yüzünden içinde bulundukları durumu değiştirmeye çalışmaktan da vazgeçebilirler. Bu depresyon hakkındaki davranışsal teorilerden biridir. Şimdi biraz da algısal teorilerden bahsedelim. Bu teoriler, tekrar edilen fikir ve inanışların depresyonu tetikleme olasılığı üzerinde dururlar. Herkesin zaman zaman negatif ya da yıkıcı düşüncelere sahip olması normaldir ve bir zaman sonra, kendimizi bu düşüncelerden sıyırıp, aslında çok da mantıklı olmadıklarına karar veririz. Ama bazı insanlar bu düşünce örgüleri içinde sıkışıp kalırlar. Negatif düşünceler, aksiyonlar ve deneyimlere o kadar odaklanırlar ve bunlar hakkında o kadar düşünürler ki, bu algısal sapmalar onları depresyona sürükleyebilir. Depresyonla ilgili algısal teorilerden bir diğeri, nitelemeler ya da açıklama tarzlarıyla alakalıdır. Günlük hayatımızda, etrafımızda gelişen olayları açıklamaya çalışırız. Bunu yaparken de, gördüklerimizi iç ya da dış etkenlere bağlar yani onların bizim yüzümüzden mi yoksa kontrolümüz dışında gelişen başka bir şey yüzünden mi olduğunu belirlemeye çalışırız. Mesela, sınavdan yeteri kadar çalışmadığımız için kötü bir not almak iç, Öğretmenin oldukça zor sorular sorması yüzünden kötü bir not almak da dış bir etkendir. Depresyonla teşhis edilen bireyler, kötü deneyimleri iç etkenlere bağlarlar. Bir arkadaşlarının onları geri aramamasının ya da mesaj atmamasının sebebini, Sevimsiz biri olmalarına yorarak, arkadaşlarının sinemada olabileceğini ya da telefonunun kapalı olabileceğini düşünmezler bile. Buna ek olarak, negatif deneyimlerin değişmez olduğunu ve gelecekte de gerçekleşmeye devam edeceğini düşünürler. Negatif deneyimler, aynı zamanda bütünleyicidirler de. Yani onlar için, arkadaşlarından birinin onları aramaması, hiçbir arkadaşlarının onları sevmediği anlamına gelir. İç nitelemeler, değişmez nitelemeler ve bütünleyici nitelemeler, hep birlikte, kötümser bir niteleme tarzının ortaya çıkmasına sebep olur. Bu durum, bazı bireyleri depresyona meyilli bir hale de getirebilir. Bu teorilere ek olarak, başa çıkma mekanizmaları ve öz saygı ile alakalı da değişik algısal teoriler vardır, ama tüm bu teorilerin, depresyonun sebebi mi yoksa sonucu mu olduğunu belirlemek yani kötümser niteleme tarzının depresyonun sebebi mi yoksa sonucu mu olduğunu söylemek, oldukça güçtür. Üçüncü olarak, çevresel ya da sosyokültürel faktörler de depresyona sebep olabilirler. Depresyonla teşhis edilmiş yakın bir arkadaş, sevgili ya da eşinizin olması, sizin depresyona girme şansınızı yükseltebilir. Bunun nedeni tam olarak bilinmese de, bazı araştırmalar, bu bireylerin, aynı konu hakkında uzun uzun birlikte düşünmelerine işaret ediyor. Arkadaşlarınızla negatif olaylar ve sorunlarınız hakkında konuşursunuz, öyle değil mi? Depresyona meyilli bireyler bu durumlarda çözümler yerine, negatif deneyimlere ve olayların değişik versiyonlarına odaklanırlar. Bu, belirli bir ölçüde normal olarak kabul edilebilecek bir durumdur, Yani yakın arkadaşların birbirinin üzüntülerini paylaşması, son derece normaldir ve doğal empati olarak adlandırılır, öyle değil mi? Ama zor zamanlarında arkadaşlarımızı rahatlatmak için kullandığımız empatinin, bazen depresyonun yayılma sebeplerinden birine dönüşebileceğini de unutmamız gerekir. Sosyoekonomik durumları iyi olmayan, işlerini zar zor ellerinde tutabilen ya da işlerini kaybetmiş insanların depresyona daha meyilli olabileceklerini de eklemek istiyorum. Sosyal dışlanma, çocuk istismarı ve ön yargı da, depresyona etki eden çevresel faktörler arasındadır. Bir bireyin, homoseksüellik konusunda son derece ön yargılı bir ailede yetiştiğini ve zaman içerisinde kendi cinsine ilgi duyduğunu keşfettiğini düşünün. Bu bireyler, yıllar boyu maruz kaldıkları bu ön yargıyı içselleştirdikleri için depresyona girebilirler. Konuştuklarımızı tekrar edecek olursak, depresyona sebep olabilecek, biyolojik, psikolojik ve sosyokültürel ya da çevresel faktörlerden bahsettik. Tüm bu faktörleri biyopsikososyal modelde bir araya toplayabiliriz. Bu teori, bu faktörlerin tek tek değil de, bir arada etki ettiklerini savunur. Yani, bazı insanlar genetik olarak depresyona daha meyilli olsalar da depresyon ancak durumların depresyona temel hazırladığı ortamlarda ya da belirli düşünce tarzlarının ortaya çıkması sonucu gelişir.