If you're seeing this message, it means we're having trouble loading external resources on our website.

Bağlandığınız bilgisayar bir web filtresi kullanıyorsa, *.kastatic.org ve *.kasandbox.org adreslerinin engellerini kaldırmayı unutmayın.

Ana içerik

Çeşitli Akciğer Hastalıkları

Akciğer hastalıklarının nasıl sınıflandırıldıklarını öğrenin: obstrüktif, restriktif, ventilasyon ve perfüzyon. Astım, amfizem ve zatürre gibi yaygın hastalıklar hakkında bilgi edinin. Orijinal video Amy Fan tarafından hazırlanmıştır.

Video açıklaması

Genel olarak akciğerlerimizin görevi, vücudumuzda kullanılmış olan oksijensiz kanı almak. Maviyle gösteriyorum. Akciğer bu kanı alıp oksijenle doldurur, yani kan oksijen katılmış bir halde kırmızı olur. Oksijensiz kan daha koyu olur o yüzden mavi ve kırmızı gibi iki farklı renkle temsil edilir. Daha sonra kalp bu kanı alır ve vücuda pompalar. Kısaca akciğerlerin yaptığı şey bu. Bunu yapmak için de atmosferden oksijen alır, kandaki karbondioksitleri de dışarı üfler. Bu karşılıklı değişim aslında her nefes alışınızda gerçekleşir. Peki akciğerler bunu nasıl yapıyor? İsterseniz öncelikle akciğerin yapısından bahsedelim. Akciğer ters çevrilmiş bir ağaca benziyor. Tüm bu dallar gitgide küçülüyor ve son dallar görünüyor. Tabi burada 20 - 30 katman var, hepsini çizemem, ama genel olarak mantığı anladınız: Dallar her yere uzanıyor. Ve en sonunda alveollere ulaşıyoruz. Alveol aslında hava kesesi. Büyüterek çizeyim. Biraz ampule benziyor, duvarları çok ince. Ve duvarlarına neredeyse değecek biçimde kan akışı gerçekleşiyor. Yani kanımızdaki maddeler akciğerlere gidip geliyor. Bu çizgiyi şu anda mavi çiziyorum çünkü ilk başta oksijen yok. Temiz hava kan akışı ile alveoller arasında gidip gelirken kanın rengi son aşamada kırmızıya döner çünkü oksijen vardır. Nefes aldığınızı düşünün. Oksijen içeri giriyor ve kan akışına karışıyor. Nefes verirken karbondioksit tam tersi yönden çıkıyor. Bu karşılıklı değişimin sebebi fizikteki hava basıncı kaybı. Yani burada kan akışına kıyasla daha fazla oksijen varsa oksijen buradan çıkıp kan akışına karışmak isteyecektir. Ve kanda daha fazla karbondioksit varsa daha az olan yere yani hava kesesine gitmek isteyecektir. Yani bu sistem sayesinde istediğimizi alıp istemediğimizi atıyoruz. Şimdiye kadar size akciğerlerin kısa bir kuşbakışı görüntüsünü verdim. Bu sistemde çok fazla sorun oluşabilir. Ama bence konuyu iyi anlamak için her oyuncuyu yani işlerin yanlış gidebileceği her bir alanı ayrıca incelemeliyiz. Akciğer problemlerini kategorilere ayıralım. İlk sorun oksijenin içeri girememesi. Bunun doğal sonucu olarak da karbondioksitin dışarı çıkamaması. Ona da ikinci sorun diyelim. Akciğerlerin daha da içine girersek alveollerde olabilecek başka bir sorun karşılıklı değişim aşamasında olabilir. Yani kan akışıyla hava kesesi arasında bir şeyler ters gidebilir. 3 numaralı sorun da bunla ilgili. Son olarak, kan akışında sorun varsa kan akciğerlere giremez ve dışarı çıkamaz, bu da 4. sorun olsun. Evet, akciğer hastalıklarının en temel dört tanesi bunlar. Şimdi tek tek bunları inceleyelim. 1. ve 2. sorunları aslında beraber düşünüyoruz. Yani sınırlayıcı ve engelleyici. Sınırlayıcıyla başlayalım. Burada nefes alırken havaya yer açmak için genişlemesi gereken akciğerlerimiz düzgün genişleyemiyor. Yani bu sorun sınırlayıcı nefes alma sorunu. Nefes almanın da en temel sebebi oksijen olduğundan sınırlayıcı hastalıklarda oksijen eksikliği vardır. Peki bu durumda ne olur? Çeşitli sebeplerle akciğerler katılaşır ve tıpkı kağıt hamuruna batırılmış balon gibi şişmesi zorlaşır. Şu anda gördüğümüz şişmiş hâliyle bir akciğerse bu da sınırlayıcı hastalık sebebiyle bir çok ölü alan yaratan ve daha küçük gözüken akciğer. Bu boşluklarda oksijen olabilirdi ama şu an kullanılmaz durumdalar. Tüm sistem nasıl da etkisiz hâle geldi, değil mi? Kısacası buradaki sorun akciğerlerin genişleyememesi. Bir kaç örnek verelim. Yara dokularının çok fazla sayıda üretilmesi anlamına gelen fibröz. Eğer akciğerler kronik bir rahatsızlıktan zarar görmüşse veya genetik faktörler sebebiyle doku sertleşir. Tıpkı elinizdeki yara gibi, aynısının akciğerde olduğunu düşünün. Dolayısıyla akciğer genişleyemiyor. Göğüs duvarını etkileyen etkenler de vardır. Mesela göğüsün genişlemesini zorlaştıran kas hastalıkları varsa akciğerlerin de hareket alanını kısıtlar. Veya akciğerlerin kendi dokusunda biriken şeyler olabilir. Mesela akciğerlerdeki protein molekülleri amiloidozlar. Bunlar sebebiyle akciğerin genişlemesi zorlaşır. Evet, oksijenin içeri girmesini engelleyen sınırlayıcı hastalıklara örnekler verdik. Bu durumun bir o kadar da kötü olan tersi var: Engelleyici hastalıklar. Sınırlayıcı hastalık demek havanın içeri girememesi demekti. Bunun tam tersi havanın dışarı çıkamaması olacak. Yani engelleyici hastalıklarda sorun nefes vermeyle ilgili. Akciğerler nefes verdikten sonra normal boyutuna döneceğine çizdiğim gibi genişlemiş biçimde kalmaya devam ediyor. Dalları da çizelim. Engelleyici hastalıkların birçok sebebi var. Bazen mukus tıkacı oluyor ve hava dışarı çıkamıyor. Veya duvarların elastik özelliği gittiğinden bu hava yolları çöküyor. Yani hava içerde kalıyor. Tüm bu fazla havanın içeride kaldığını düşünün. Nefes veremeseniz ne kadar rahatsız olurdunuz, değil mi? Evet, engelleyici hastalık deyince geniş, fazla şişmiş akciğerleri kastediyoruz. Örneklere gelecek olursak mesela iki farklı hastalık grubu içeren KOAH. Birincisi amfizem, yani akciğerlerin elastikiyetlerini kaybetmesi. Diğeri de kronik bronşit, yani çokça mukus üreten ve iritasyona sebep olan durum. Bu ikisinin sonucunda fazlaca şişmiş akciğerler oluyor. Birçok insanın muzdarip olduğu ve bizim de daha çok bildiğimiz başka bir hastalık ise astım, yani hava yollarının kasılıp kalması ve havanın dışarı çıkmasını engellemesi. Evet, sınırlayıcı ve engelleyici hastalıkları işledik. Çok fazla detaya girmeden sınırlayıcı hastalıkları oksijenin içeri girmesini engelleyen, kısıtlayıcı hastalıkları da karbondioksitin dışarı çıkmasını engelleyen hastalıklar olarak düşünebilirsiniz. Alveollere tekrar yakınlaşalım ve akciğer hastalığına sebep olan şeyleri anlamaya çalışalım. Şimdi üç numaralı hastalığa gelelim. Karşılıklı değişimle ilgili bir sorun olduğunu söylemiştik. Hava kesesini tekrar çiziyorum. Yani hava buraya kadar girebilmiş ve kan akışıyla temas hâline geçebilir. Bu aşamayı ters yüz edecek bir şey olabilir. Diyelim ki bu kese bir sıvıyla dolu olsun. Bu durumda oksijene ne olur? Oksijen buradan giriyor, kana ulaşmak istiyor. O da ne? Takıldı kaldı. Sizin de bildiğiniz gibi havanın sıvı içinde dağılması boşlukta dağılmasından daha zordur. Tüm bunlar olurken karbondioksit de dışarı çıkmaya çalışıyor ama o da sıvıya takılıp kalıyor. Gördüğünüz gibi karşılıklı değişim işlemi doğru düzgün gerçekleşemiyor. Daha az oksijen içeri giriyor ve daha az karbondioksit dışarı çıkıyor. Şu mavinin devamını çizelim. Kırmızıya dönmesi gerekirken dışarı çıkmaya yakın hafif bir kırmızı rengi oluyor. Yani kanınızda daha az oksijen ve sağlıklı bir akciğerde olması gerekenden daha fazla karbondioksit var. Peki bu sıvıya sebep olan şey ne? Çok yaygın olan bir şey zatürre adı verilen bir iltihap. Akciğerlerimiz düzgün çalışmadığında çokça salgılama olur ve mukus salgılanır. Yani zatürre sebebiyle bu sıvı oluşuyor. Bir de ödem var. Aslında ödem, olmaması gereken yerde sıvı olması anlamına gelen genel bir terim. Diyelim kalbimiz iyi çalışmıyor ve kan depolanıyor. O zaman kan ait olmadığı yere yani hava kesesine doğru akar. Böylelikle ıslak, etkisiz bir akciğer oluşur. Genelde akciğerler en iyi kuruyken çalışır çünkü hava değişimi söz konusudur. Buna isim vermeyi unutmuşum: havalandırma diyelim. Havalandırma derken karbondioksitin çıkışından bahsediyoruz. Bu kelimeyi bir gazı diğeriyle değiştirme aşamasını anlatmak için kullanıyorum. Ki burada pek de iyi bir değişim yok görüyorsunuz. Islak ve kuru akciğer demişken 4. noktamıza gelelim. Buna da perfüzyonla ilgili sorun diyelim. Biraz komik aslında, akciğerlerin çok kuru olduğunu belli ediyor. Perfüzyon, kanın gitmesi gereken yere gidebilmesini ifade eder. Alveolümüzü tekrar çizelim. Kan akışı normal seyrinde gelirken o da ne! Pıhtılaşma. Kan bazen sıkışabilecek kadar küçük bir yere ulaştığında pıhtılaşır ve o noktadan kan akışını engeller. Yani bu yolun devamında kan yok. Kan akışının bundan sonraki dalları da yok. Bu senaryoda görüldüğü gibi içeride ne kadar oksijen olursa olsun oksijenin karışacağı bir kan akışı yok. Yani yeteri kadar perfüzyon olmaması ciddi bir sorun ve bu soruna akciğer veya pulmoner emboli diyoruz. Emboli derken de kan pıhtılaşmasını kastediyoruz. Pıhtı akciğerlere ulaşırsa buna akciğer embolisi diyoruz. Bu hastalığın şiddeti kan akışının nerde kesildiğiyle bağlantılı. Şimdi şuraya geri dönüyorum ve dallardaki kan damarlarını çiziyorum. Eğer emboli ana daldaki şu noktaya kadar çıkmış ve akciğerin bir kısmını tamamen kapamışsa sorun çok büyük demektir, ölüme kadar gidebilir. Veya şuradaki gibi küçük bir daldaysa yine rahatsızlık verici bir durumdur ve akciğerinizin bir kısmını kaybedersiniz fakat diğerine kıyasla çok büyük bir sorun değildir. Ama tabi akciğerlerinizin normal çalışması için sistem bazı şeyleri feda edecek. Ne kadar oksijenin girdiği gibi. Evet, akciğer hastalığında sebep olan etkenlerin ne olduğunu anlamamıza yarayan dört genel akciğer hastalığı türünü incelemiş olduk.