If you're seeing this message, it means we're having trouble loading external resources on our website.

Bağlandığınız bilgisayar bir web filtresi kullanıyorsa, *.kastatic.org ve *.kasandbox.org adreslerinin engellerini kaldırmayı unutmayın.

Ana içerik
Güncel saat:0:00Toplam süre:3:22

Video açıklaması

Bakın burada ne var! Sevimli mi sevimli, agucuk gugucuk gugucuk gugucuk bir bebek! “Keşke aynısından bir tane de bizde olsa! Ne yapsak, laboratuvara götürüp klonlatsak mı acaba?” Bu bebeği klonlatsak mı, klonlatsak mı ? Tabi, klonlayalım klonlamasına ama o öyle bu iş öyle arkadaş önlü arkalı kimlik fotokopisi çektir getir gibi bir şey değil yani nasıl bebeği kolon, kolon klonlayalım söyleymedim, şey yapamadım sinirden. Çok severim bebekleri ama bilimsel anlamda, hiçte kolay değil arkadaşlar fotokopi çekmiyoruz yani. “Klonlama” ya da “genetik kopyalama” dediğimiz şey peki ne demek ? Nasıl yapılıyor? Bu bebek örneğinden gelelim, ciddi meselelere. Ana hatlarıyla şöyle anlatayım: Diyelim ki, elimizde bir hücre var ve o hücreye ait belirli bir geni, “A” genini diyelim, klonlamak istiyoruz. O halde yapmamız gereken ilk şey “haberci” ya da “mesajcı” RNA’yı izole edip o genden ayırmak. Bir kere böyle başlayacağız. Mesajcı RNA yani daha da kısaltılmış haliyle “mRNA” dediğimiz şey artık elimizde. Onun için fidye talep edicez. Neyse şaka bir yana. Şimdi de bunu DNA’ya dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun için RNA’dan, DNA sentezleyebilen bir araca, aracıya daha doğrusu ihtiyacımız var: “revers” ya da “ters transkriptaz” “ters transkriptaz” dediğimiz enzime ihtiyaç duyuyoruz. Dönüşüm sonucu ortaya çıkan şey ise İngilizce kısaltmasıyla, “cDNA” yani “complementary” “complementary DNA.” Türkçe ifadesiyle “Tamamlayıcı DNA” olacak. Bu aslında, ters transkriptaz enzimi sayesinde mesajcı DNA’dan sentezlenen bir DNA dizisi ve bu dizinin içinde “intron” adlı nükleotit’ler ya da organik moleküller bulunmuyor; yalnızca “ekson”lar, yani protein kodlamakta kullanılan “nükleotit dizileri” var. İntron ve eksonlara daha sonra başka bir videoda değineceğiz; şimdilik bu kadarını aklımızda tutsak yeter. Sıradaki aşama, oluşturduğumuz bu cDNA’yı yani “tamamlayıcı DNA’yı” güçlendirmek. Bol bol “tamamlayıcı DNA” üretmemiz gerekiyor. Bunu başarabilmek içinse cDNA’yı ekleyip, kendi kendini kopyalayabilen, çift sarmallı DNA parçacıklarına, yani “plazmid” formuna dönüştüreceğiz ve bu plazmid’in içinde antibiyotiğe dirençli genler olacak. Buraya yazalım, antibiyotiğe dirençli genler. Bunun neden gerekli olduğunu birazdan anlayacaksınız. Evet, artık bu plazmid’i laboratuvar ortamında ürettiğimiz bakterilere sızdırma vakti geldi. Hep bakteriler bulaşacak değil ya arkadaş! Biraz da biz şu bakterilere bir bulaşalım bakalım ne oluyor ? Elimizdeki plazmid’i bakterilere bulaştırıyoruz. Tabi, bu öyle oluruna bırakılmış bir bulaştırma süreci değil; ben şöyle koyayım da bulaştırıvereyim değil. Tam tersine, “transfeksiyon” olarak adlandırılan gayet kontrollü bir süreç, “transfeksiyon”. Plazmid, artık laboratuvar ortamında ürettiğimiz bakterilerin bir kısmına nüfuz etmiş durumda, Ama bununla da yetinmiyoruz. Bakterileri antibiyotiğe maruz bırakıyoruz. Burası önemli, çünkü bu işlem sonrasında yalnızca antibiyotiğe dirençli genlerle transfekte olmuş bakteriler hayatta kalacak; diğerleri ise ölecek. Evet, artık elimizde yalnızca klonlamak istediğimiz DNA dizisini barındıran bakteriler var ve hepsi de üreyerek kendi kendilerini kopyalamaya hazır. Başka bir deyişle, bu bakteriler çoğaldıkça birbirinin aynısı olan genler ve “mesajcı RNA sayısı” da artacak. Bizim istediğimiz de bu değil miydi zaten? Belirli bir DNA kesitini, yani bir geni kopyalamak istiyorduk, işte kopyaladık! Evet, “genetik kopyalama” ya da “klonlama” dediğimiz, en azından bilimsel bir yaklaşımla, mikro ölçekte böyle bir şey diyebiliriz.