If you're seeing this message, it means we're having trouble loading external resources on our website.

Bağlandığınız bilgisayar bir web filtresi kullanıyorsa, *.kastatic.org ve *.kasandbox.org adreslerinin engellerini kaldırmayı unutmayın.

Ana içerik
Güncel saat:0:00Toplam süre:5:07

Video açıklaması

Arkadaşlar merhaba. Şaşırtıcı gelicek sizlere ama bir insanın ulaşabileceği en büyük başarıya ulaştınız bile. Nedir bu başarı tabi ki dil gelişiminizdir. Yani, bi' düşünün. Bebekken bir sürü garip ses duyuyorsunuz. Sonra bir şekilde hangi seslerin sözcük olduğunu, sözcükler arasındaki aralıkları ve genel dil bilgisi kurallarını öğreniyorsunuz. Ve bunları herhangi bir resmi eğitim olmaksızın uygulamaya başlıyorsunuz. Gerçekten bu muhteşem bir şey. Doğal olarak, bu yeteneğin nasıl geliştiğini anlamak için birçok araştırma yapıldı. Bu videoda, dil gelişimine dair üç ana teoriden bahsedeceğim sizlere. İlk olarak, nativist, yani doğuştancı bakış açısını inceleyelim. Bu teori, çocuklarda dil öğrenme yeteneğinin doğuştan geldiğini söylüyor bize ve "Doğuştancılık" denince akla gelen ilk isim de Noam Chomsky'dir. Chomsky, insan beyninde kısaca bir dil edinim aygıtının bulunduğuna inanıyor. Kısaltması LAD olarak bilinen bu aygıt, insanların dil öğrenebilmesini mümkün kılıyor. Tabii bu, illa ki beyinde belli bir bölüm olmak zorunda değil. Önemli olan, böyle bir yeteneğin var olduğu fikridir. Ve bu fikir gerçekten işe yarıyor. Çünkü Chomsky tüm dillerin ortak, evrensel bir dil bilgisini veya aynı temel öğeleri paylaştığını savunuyor. İsim, fiil gibi yapılar tüm dillerde var öyle değil mi. Dil edinim aygıtı, çocuğun herhangi bir dile ait bu tür sözcükleri kapmasını ve sözcüklerin cümle içindeki düzenini kavramasını sağlıyor. Bunun yanında, bir de "kritik," veya "hassas dönem" fikri söz konusu. Kritik dönemin, doğumla başlayıp 8-9 yaşa kadar sürdüğü düşünülüyor. Bu, çocuğun dil öğrenme yeteneğinin en yüksek seviyede olduğu dönemdir. Dolayısıyla o yaştan sonra dil öğrenmek çok daha zorlaşıyor. İmkansız değil, ancak çok daha zor bir hale geliyor. Chomsky gibi doğuştancılar, bunu, LAD'nin sadece bu kritik dönemde işlev görmesine bağlıyor. LAD'yi kullanmaya başladığımızda, aygıt kendi dilimizde özelleşiyor. Böylece diğer dillerin sözcük veya dil bilgilerini tespit edememeye başlıyor. Şimdi gelelim bahsetdiğim ikinci teoriye, o da "öğrenmeci teoridir." Öğrenmeci teorisyenler, çocukların hiçbir şeye doğuştan sahip olmadığını savunuyor. Onlara göre, çocuklar, dili sadece pekiştirme yoluyla öğreniyor. Öğrenmecilik teorisyenleri çocuğun örneğin "baba" demeyi öğrenmesini şu şekilde açıklıyor: Bebek "baba" sözcüğüne yakın sesler çıkarttığında mesela "bahbah" dediğinde baba hemen gülümsemeye başlıyor ve çocuğa sarılıyor. Çocuk da içinden diyor ki, "Anladım ya ben bu sesi ne kadar çok çıkartırsam babam bana o kadar çok gülümseyip sarılacak." Önce "ba" diyor, sonra "bababa" diyor derken bir bakmışsınız "baba" demeyi öğrenmiş. Mantıklı, değil mi? Ancak katı bir öğrenmeci teori çocukların daha önce duymadıkları sözcükleri nasıl uydurabildiklerini veya nasıl sıfırdan cümle kurabildiklerini açıklamakta yetersiz kalıyor. İşte tam burada, başka bir teori devreye giriyor. Onun da adı, "etkileşimci yaklaşım." Bazen "toplumsal etkileşimci yaklaşım" da deniyor buna. Çünkü bu yaklaşımın teorisyenleri, çocukların bir dili öğrenebilmesi için biyolojik ve toplumsal etkenlerin etkileşmesi gerektiğine inanıyor. Onlara göre, çocuklar, başkalarıyla iletişim kurmak yönünde büyük bir istek duyuyor. Mesela çevrelerindeki yetişkinlerle Ve bu istek, onları, dil yoluyla iletişim kurmayı öğrenmeye güdülüyor. Bu düşünce ekolünün en önemli kuramcısı, Vigotski'dir. Vigotski çocukların gelişiminde toplumsal etkileşimin önemini en ateşli savunanlardan biriydi. Baktığımız zaman bu teorilerin üçü de, çocukların dil gelişimini anlamamızda büyük rol oynamış oldu. Ee artık bir bebek gördüğünüzde hayranlık duyarsınız değil mi. Çünkü gerçekten büyük iş başarıyorlar. Bir sonraki videoda tekrar görüşmek dileğiyle arkadaşlar hoşcakalın.