If you're seeing this message, it means we're having trouble loading external resources on our website.

Bağlandığınız bilgisayar bir web filtresi kullanıyorsa, *.kastatic.org ve *.kasandbox.org adreslerinin engellerini kaldırmayı unutmayın.

Ana içerik
Güncel saat:0:00Toplam süre:7:16

Toplumsal ve İçselleştirilmiş Damgalama

Video açıklaması

Bireyin toplum tarafından reddedilmesine ve îtibarsızlaştırılmasına sosyolojideki tâbiriyle "toplumsal damgalama" diyoruz. Fakat aslında damgalama iki farklı biçimde oluyor. "Toplumsal damgalama" bunlardan ilki. İkincisi ise "içselleştirilmiş damgalama". Peki "toplumsal damgalama" derken gerçekte neden bahsediyoruz? Anlatayım... Toplumsal damgalama dediğimiz şeyin ortaya çıkmasında birtakım başka kavramların da büyük katkısı var; örneğin kalıp yargılar yani stereotip, ön yargılar ve ayrımcılık gibi. Yine de bu katkının ne ölçüde olduğunu, kalıp yargılar, ön yargılar, ayrımcılık ve damgalama arasındaki örtüşmenin derecesini kestirmemiz mümkün değil, çünkü duruma göre değişiyor. Toplumsal damgalama örneklerine daha çok fiziksel sağlık, akıl sağlığı, cinsel eğilimler ve suç gibi konularda rastlıyoruz. Örneğin akıl sağlığı yerinde olmayan kişilere yönelik toplumsal damgalama çok ciddi bir sorun. O hâlde ilk olarak bu örnek üzerinden gidelim. Diyelim ki, akıl sağlığı yerinde olmayan kişilerin şiddete eğilimli olduğu yönünde yaygın bir kanaat oluşmuş. Bu bir "kalıp yargı" örneği, ve bu yargıyı oluşturan şey genelleştirilmiş bir kanaatten ya da inançtan ibâret. Bu kanaat olumsuz yaklaşımlara ya da kötü duygu ve çağrışımlara dönüştüğünde ise "ön yargı" hâlini alıyor. Yani durduk yere akıl hastalarından korkar hâle gelirsem bir ön yargı örneği sergilemiş oluyorum. Tüm bu kalıp ve ön yargılar karar mekanizmamızı ve davranışlarımızı o kadar derinden ve olumsuz etkiliyor ki, sonunda "ayrımcılık" denen şey ortaya çıkıyor. Sırf akıl sağlığı yerinde olmayan kimselerden çekindiğimiz için onların yakın çevremizde bulunmasını istemiyorsak, meselâ böyle kimseleri işe almıyorsak ayrımcılık yapmış oluyoruz. Toplumsal damgalama ve onu oluşturan bileşenler sosyopolitik şartlara göre büyük farklılıklar gösterir. Cinsel eğilimlere yönelik yaklaşımların toplumdan topluma değişmesi bunun belirgin bir örneği. Toplumsal damgalamayı anlattığıma göre artık "içselleştirilmiş damgalama" olgusundan söz edebilirim. Bireyin toplum içinde yaşayabileceği en kötü süreçlerden biri tüm bu kalıp yargıları, ön yargıları ve kendisine yönelik ayrımcı tutumları bir biçimde içselleştirmesidir. Birey tüm bu olumsuzlukları içselleştirirken kendini toplum dışına itilmiş, reddedilmiş hisseder ve toplumla her türlü etkileşimden uzak durması gerektiğini düşünür. Bu olumsuz durumla baş etmek gerçekten zordur. Örneğin toplumsal damgalamaya mâruz kalan bir AIDS hastası bir süre sonra inkâr yolunu seçip yakalandığı hastalığı yok sayabilir ve hattâ tedâvi görmeyi bile reddedebilir. Yaşanan dışlanmışlık duygusu kişinin kendine olan saygısını kaybetmesine ve depresyona girmesine de yol açabilir. Doğrusu "içselleştirilmiş damgalama" dediğimiz şey etkisini tam da bu noktada gösteriyor. Sağlıklı düşünmekten giderek uzaklaşan birey kendini toplumdan soyutlayan davranışlar sergiliyor. Okulundan, işinden ya da tüm sosyal ortamlardan elini eteğini çekip kendi iç dünyasında yaşamaya başlıyor. Burada altını çizmemiz gereken şey, toplumun ya da toplulukların bireye yönelik damgalayıcı tutumu kadar bireyin kendini toplumdan soyutlamasının da vahim sonuçlar doğuruyor olması. "Damgalama" olgusunu bir de bu halkalarla anlatayım. Tam ortadaki küçük halkaya toplum tarafından damgalanmış bireyi temsilen "kişi" diyorum. İkinci halka ise aileyi, ya da yakın sosyal çevreyi temsil etsin. Üçüncü halkada çok daha geniş bir topluluk, yani toplum var. Dördüncü ve son halka ise toplum kavramının dışında kalmakla birlikte toplum üzerinde etkisi olan şeyleri temsil etsin; örneğin medya. Tüm bu grupların çift yönlü ilişki hâlinde olduğunu belirtmekte fayda var. Kişi ve aile, kişi ve toplum, kişi ve medya gibi. Tabii aynı zamanda toplum ve aile ya da medya ve toplum gibi. Şimdi bu matruşkayı andıran halkalara biraz daha yakından bakalım. Meselâ medyanın etkisiyle başlayabiliriz. Medya, damgalama konusunda en etkin kuvvetlerden biri. Çünkü neredeyse tüm özel durumları dilediği gibi resmedip kitlelere sunma gücüne sahip. "Şu şiddete eğilimli, bu tehlikeli, o ahlâksız..." gibi… Aklî dengesi yerinde olmayanlar hakkında yazılıp çizilenler, söylenenler genelde bu tarzda oluyor. HIV/AIDS, obezite ya da madde kullanımı gibi konularda da benzer sunumlarla karşılaşıyoruz. Neyse ki habercilerin "damgalama" olgusunu hiçe saymamaları ve bireyleri mağdur edecek tarzda haberlerden kaçınmaları adına yürütülen birtakım çalışmalar var, ve faydalı da oluyorlar. Bu amaçla hazırlanmış yönetmelikler mevcut. Tabii "medya" demişken sosyal medyanın da bir o kadar etkili olduğunu belirteyim. Evet, geçelim toplum halkasına. Toplum da çok önemli bir unsur, çünkü kişi ve toplum pek çok alanda doğrudan etkileşim hâlinde. Eğitim, istihdam ve sağlık bunlardan yalnızca birkaçı. İşverenlerin ya da sağlık çalışanlarının damgalayıcı yaklaşımları birey üzerinde çok olumsuz etkiler yaratabiliyor. Örneğin birey geçimini sağlayacak kazançtan mahrum bırakılıyor, ya da ihtiyaç duyduğu tıbbî desteği yeterli ölçüde alamayabiliyor. Bu noktada ayrımcılığı önlemeye yönelik yasal düzenlemelerin yapılması önemli. Şimdi de aile ve yakın çevre halkasına geçelim. Bu halkada ilginç durumlar yaşanabiliyor. Meselâ kimi zaman, toplumsal damgalamaya mâruz kalan bir kimsenin ailesi de toplumdan dışlanıyor. Daha da ilginci, bireyler kendi aileleri tarafından da dışlanabiliyor. Aslında bu tür örneklerde, özel durumu bulunan kişinin toplumdan gizlenmeye çalışılması söz konusu oluyor. Tabii buna yol açan şey damgalanma kaygısı. Aile tarafından sır gibi saklanmaya çalışılan özel durum kişiyi iyice yalnızlaştırıyor. Kısacası toplum aileyi damgalayabildiği gibi aile de bireyi damgalayabiliyor. Bu durum yakın ilişkiler açısından oldukça zararlı. Ancak, profesyonel destek, terapi ve eğitim gibi yapıcı müdahaleler bu noktada çok işe yarıyor. Ve nihâyet bu yapının merkezinde bireyi temsil eden en küçük halkaya, yâni özel durumu yüzünden tüm dış halkalar tarafından damgalanan “kişi”ye geliyoruz. Medya, toplum ve hattâ bazen aile tarafından sergilenen bu dışlayıcı tutum aslında son derece olumsuz bir telkin etkisi yaratıyor ve birey zamanla kendisine yönelik bu tutumu içselleştiriyor. Maalesef sonuç olarak da, çekingen, muzdarip olduğu özel durumu inkâr eden, sağlıklı düşünemeyen ve kendini toplumdan soyutlayıp tamâmen iç dünyasının gerçekliğinde yaşayan bireylerle karşılaşıyoruz. Bu durumdaki bireylerin öncelikle toplumda yalnız olmadıklarını fark etmelerini sağlayacak faaliyetlere ve kaynaklara ihtiyaçları var; bireysel eğitim ya da destek grupları gibi.