If you're seeing this message, it means we're having trouble loading external resources on our website.

Bağlandığınız bilgisayar bir web filtresi kullanıyorsa, *.kastatic.org ve *.kasandbox.org adreslerinin engellerini kaldırmayı unutmayın.

Ana içerik
Güncel saat:0:00Toplam süre:3:14

Video açıklaması

Sosyalleşme, insanların kendi kültür ve toplumları tarafından kabul gören davranış, değer ve tutumları öğrendiği süreci tanımlar. Bu da tipik olarak çevremizdeki insanları gözlemlemekle ve onlarla etkileşimle olur. Bunlar bize yakın olan insanlar olabilir, mesela ailemiz, arkadaşlarımız, öğretmenlerimiz. Fakat bunun içine günlük hayatımızda rastladığımız her hangi biri de girebilir. Örneğin doktorlar, hemşireler, televizyon ile filmlerde gördüğümüz ünlüler, markette aynı sırada beklediğimiz insanlar bile. Bunların hepsinin bize toplumumuz içinde nasıl davranmamız gerektiğini öğretecek bir şeyi var. Sosyalleşme aynı zamanda kendimizi nasıl gördüğümüzü de şekillendirir. Sosyolog Charles Cooley, bu süreci tanımlamak için “ayna benlik” ifadesini kullanmıştır. Cooley’e göre kendimizi nasıl gördüğümüz, yalnızca kendi kişisel özelliklerimizi doğrudan algılamaktan değil başkalarının bizi nasıl gördüğünü nasıl algıladığımızdan da etkilenir. Cooley’e göre bu üç aşamada oluyordu. Öncelikle, başkaları tarafından muhtemelen nasıl göründüğümüzü hayal ederiz. Ailemize, arkadaşlarımıza veya sokaktan geçen insanlara... İkincisi, onların bizi gözlemlerine bağlı olarak nasıl değerlendirdiğini düşünürüz. Yani zeki mi görünüyoruz, komik mi, utangaç mı yoksa biraz garip mi? Üçüncüsü, onların değerlendirmeleri ve gözlemleri ile ilgili düşüncemize dayanarak kendimizle ilgili duygular geliştiririz. Bu kuramın bahsetmek istediğim çok önemli bir yanı da Kuli’nin diğerlerinin fikirlerinden değil, onların fikirlerinin ne olduğunu bizim nasıl algıladığımızdan etkilendiğimize inanması. Yani bu kurama göre öz kimliklerimizi, diğerlerinin bizi nasıl gördüğüne dair hem doğru hem de yanlış algılamalarımızla oluşturabiliriz. Diyelim ki bir öğretmen not verirken çok sert davranıyor, çok eleştirel yaklaşıyor. Bunu yapmasının sebebi ise ödevi yapan öğrencinin çok potansiyeli olduğunu düşünmesi. O yüzden bu öğrencinin bu potansiyele ulaşması için ödevine düşük not veriyor ve bir sürü not yazıyor. Diyelim ki öğrenci ödevini geri alıyor ve bakıyor ki üzeri hep kırmızıyla çizilmiş ve bir sürü düzeltme var. Öğrenci bunu nasıl yorumlayabilir ve bu, onun kendini nasıl gördüğünü nasıl etkileyebilir? Öncelikle öğretmenin not verirken çok sert eleştiride bulunduğunu düşünebilir. İkincisi, öğretmenin onu zeki olarak düşünmediği için bunu yaptığını düşünebilir. Son olarak öğrencimiz buna dayanarak, edebi analizde iyi olmadığı sonucuna varabilir. Yani burada öğrenci, öğretmenin ne düşündüğüne kendi nasıl inanıyorsa, yani yanlış bir algıya dayanarak hareket ediyor ve genelde tutumlarımız davranışlarımızı etkilediği için bunun sonucunda öğrenci dersi dinlerken öğretmenin başta istediği gibi daha çok çaba yerine daha az çaba harcayabilir. Ama hikayemizin sonu böyle olmak zorunda değil. Çünkü davranışlarımız gelecek etkileşimlerinden de etkilenebilir. Diyelim öğrenci dersten sonra gidip öğretmenle konuşuyor, neden ödevine bu kadar kötü not verdiğini soruyor. Bu noktada öğretmen, öğrencinin doğru yolda olduğunu fakat daha çok çaba harcaması gerektiğini düşündüğünü söyleyebilir. Dolayısıyla bu ek etkileşim sebebiyle öğrenci yanlış olan algısını değiştirebiliyor ve böylelikle kendini farklı bir şekilde algılayabiliyor.